Salı, Eylül 15, 2020

Pandemide Belirsizliği Düşünmek: Özne, Kaygı ve Dijital Olana Dair…

-

Aralık 2019’da Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan Koronavirüs salgını nedeniyle dünya genelinde binlerce insan hayatını kaybetti, milyonlarca insan ise karantina altına alındı. Virüsün bulaşmadığı insanlar ise kendi evlerinde izolasyon süreçlerini geçirmeye başladı. İzolasyon sürecinde fiziksel temas yasaklandı, iş ortamı tamamıyla evimize girdi, aile ve arkadaşlarımızla olan ilişkilerimiz dijital ortama taşındı. İnsanlığın bu yeni olana hazırlıksız yakalanması ve gelecekte ne olacağının, neler yaşanacağının belirsizliği günümüz dijital öznesinin yaşantısını sekteye uğratarak onun bir eksikle yüzleşmesine sebep oldu. Şüphesiz, sekteye uğratma ve eksiklikle yüzleşme meselesini kaygı kavramıyla düşünmek gerekmektedir. Bu makalede, Kierkegaard’dan Heidegger’e, Freud’dan Lacan’a kadar olan bir kaygı düşüncesini geniş bir çerçevede ele almak yerine, Lacancı psikanaliz içerisinde yer alan Gerçek’in Simgesel’e nüfuz etmesi, kaygı ve öznenin kaygıyla ilişkilenmesi meselesi üzerinden pandemiyi ve onun üzerimizdeki etkisini değerlendirmeye çalışacağım.

Pandemi: Yeni Kaygı Çağı

Belirsizlik durumunun çok fazla olduğu bir süreçten geçiyoruz. Tüm dünyayı etkisi altına alan Covid-19 salgınına yönelik çeşitli tedavi algoritmaları geliştirilmeye çalışılsa ve aşı çalışmaları hız kazansa da salgın ile belirsizlik döneminin ne zaman sona ereceğine ilişkin henüz bir bilgiye sahip değiliz.

Salgının getirdiği belirsizlik nedeniyle milyonlarca insanın sosyal ve ekonomik hayatı eve taşındı. Bu belirsizlik, özellikle de günün belli bir saatini ayırdığımız dijital ortamı daha fazla kullanmamıza sebep oldu. Bu kullanım, izolasyon sürecinin getirdiği mekânsal kısıtlama nedeniyle günümüz dijital öznesinin hareket alanının daralmasına ve tekinsiz ortamın getirdiği belirsizlikle birlikte yeni kaygı çağı içerisinde “yeni” bir deneyim yaşamasına neden oldu.

Slovenyalı düşünür Renata Salecl, günümüzü ele alırken toplumsal krizlerin peşinden her seferinde kaygı çağının geldiğini akılda tutmamız gerektiği uyarısında bulunmaktadır (Salecl, 2013). Peki, günümüzün toplumsal krizi olan Covid-19 salgınında günümüzün dijital öznesi neler yapmaktadır? Yaşam ile ölüm arasındaki sınırın bu denli tezahür ettiği günümüzde dijital öznenin fantazmı, hikâyesi, kaygı üzerinden sekteye uğramıştır. Öyle ki fantazm ile kaygı, öznenin eksiklikle baş etmesinin iki ana boyutudur. Ancak günümüzün belirsizliği yani salgının getirdiği yeni yaşayış biçimi, özneye yeni bir hikâye yaratmada yardımcı olamamakta, onu tutarlı bir alana sevk etmemektedir. Fantazmın yarattığı süreklilik, kaygının getirdiği aksamayla öznede rahatsızlık yaratmıştır. Görünürlüğün söz konusu olduğu günümüzde bu rahatsızlık, sosyal medya uygulamalarına da yansımaktadır. Yeni teknolojiler kullanılarak ifşa edilen yaşamlarda artık özne, yeni bir hikâyenin belirsizliği nedeniyle kaygısını yatıştıramamaktadır. Özne; artık hikâyesindeki gibi olamamaktan değil, bir daha kendisi olamayacağından kaygı duymaktadır. Kaygı meselesini ve kaygının günümüzdeki etkisini biraz daha açalım:

Simgeselleştirmeye Direnen Afekt: Kaygı

Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud, kaygı kavramına yönelik iki farklı düşünce geliştirmiştir. Freud, 1925 yılının öncesinde nevrotik kaygıyı boşaltılmamış cinsel libidonun bir tezahürü olarak düşünürken bu tarihten sonra kaygının travmatik bir duruma verilen tepki olduğunu belirtmektedir. Bu travmatik durum ise, doğumdan iğdiş edilmeye kadar tehlikeli bir durumda ortaya çıkan bir afekttir (Freud, 1926). Freud’dan sonra Lacan da öğretisi boyunca kaygı kavramıyla ilgilenmiş ve kaygı üzerine olan düşüncesini geliştirmiştir.

Özellikle 1950’lerden sonra Lacan, öğretisi çerçevesinde kaygıyı Gerçek’in alanında konumlandırmaya başlamıştır. “Nesne İlişkileri” başlıklı seminerinde Lacan; kaygının, öznenin ne pahasına olursa olsun kaçınmaya çalıştığı radikal bir tehlike olduğunu, belirli bir nesneden ziyade bir yokluğun etrafında gezindiği için özne tarafından katlanılamaz bir durum olduğunu ifade etmiştir (Lacan, 1994). 1960’lı yıllara gelindiğinde ise Lacan, kaygıyı arzu meselesiyle birlikte ele almıştır. Ona göre kaygı, Freud’daki gibi nesnesiz değildir; kaygı, simgeselleştirilmeye direnen bir nesneye sahiptir (Lacan, 2016) Kaygı, nesnesi kaybolduğunda arzuyu sürdürmenin bir yoludur, bu nedenle arzu kaybın telafisi konumundadır ve bu telafi içerisinde özne tarafından arzuya katlanmak, kaygı yaşamaktan daha kolaydır (Lacan, 2015).

Özetlemek gerekirse Lacancı psikanalize göre kaygı, Gerçek’in alanına aittir, Simgesel’e kayıtlı değildir ve özneye nüfuz etmektedir. Kaygı, bir başka yerden gelmektedir (Lacan, 2015), özneyi neyin arkasına saklanırsa saklansın yakalamaktadır (Korulsan, 2017); kaygı, şüpheden de öte olan, özneyi yanıltmayan tek afekttir (Lacan, 2016). Bu noktada yanıltmayan tek afekt ve belirsizliğin getirdiği kesinlik olan kaygıyı; tehlikeli olarak değil, arzuyla ilişkili olarak görmek gerekmektedir. Çünkü simgeselleştirilemeyen nesneyle ilişkili olan kaygı, bu eksik nesnenin yerine bir başka nesne bulamadığı zaman ortaya çıkmaktadır. Kaygı, eksiklikten doğan arzunun yerinde artık bir nesnenin bulunmayışıdır. Bu yüzden kaygı, eksiğin eksilmesidir. O, arzu üzerinden öznenin Öteki’nin arzusuyla karşılaştığı anda ve kendisi üzerinden öznenin Öteki’nin arzusu içindeki konumunu, nasıl bir mevcudiyette bulunduğunu bilmediği anda belirendir.

“Yeni Normal” Günlerimiz

Kaygı olmaksızın yaşamın mümkün olmadığını belirten Soren Kierkegaard, “Kaygı nedir?” diye sorar ve bunun cevabını verir: Ertesi gündür (Kierkegaard, 2003). Kierkegaard’ın bu sorusu ve soruya verdiği cevap, bugüne kadar güncelliğini korumaktadır ve korumaya da devam edecektir. Ertesi günün kaygısını, kaygı ile arzunun bağıntısının tezahürlerini günümüzde görmekteyiz ve yaşamaktayız. Pandemi ile birlikte yaşanan beklenmedik durumlar içinde öznenin, sosyal konumunun oynadığı, Öteki’nin arzusu içindeki konumunu bilmediği, yeni bir hikâyeye başvuramadığı, Simgesel’e sunduğu görünürlüğünü sürdürmenin yolunun sekteye uğratıldığı bir dönemdeyiz. Günümüzde yaşadığımız durumlarla ilgili Lacan’a atıf yapacak olursak belirsizliğin yarattığı kaygıyla birlikte artık nerede olduğumuzu bilmediğimiz bir an ile kendimizi bir daha asla yeniden bulamayacağımız bir gelecek arasında asılı kaldığımız bir noktadayız (Lacan, 1994). Kendimizi yeniden bulamayacağımız “yeni normal” içerisinde mekânsal ve iletişimsel algılarımızın değiştiği, geleceğe dair tasarımların sorgulandığı bir andayız. Bu anda kaygıyla birlikte bilinç dışı bilgi açığa çıkmakta ve özne kendi hakikatiyle yüzleşmeye zorlanmaktadır. Belki de bu zorlama nedeniyle ve kaygıyı yatıştırmak için eski görüntülerimize bugün daha fazla ihtiyaç duyuyoruz, onları sosyal medya hesaplarımızda paylaşıyoruz. “#TBT” etiketleriyle geleceğimize dair bir tasavvurda bulunamadığımız için geçmişimize başvuruyoruz. Günümüze ve geleceğimize yönelik kaygıyı yatıştırmak ve belirsizliğin içinde bir kaçış noktası oluşturmak için geçmişimizi öne sürüyoruz. Boym (2009)’un da belirttiği gibi çağdaş nostaljinin, yani dijital nostaljinin geçmiş hakkında olmaktan çok, artık yitip giden şimdi hakkında olduğunu fark ettiğimiz bir süreçten geçiyoruz.

Son söz olarak… Umuyorum ki bu süreç; kayıplarımız, kaygılarımız ve geleceğimiz, yani arzularımız üzerinde hepimizi düşünmeye sevk eder ve hepimizin bunlarla ilişkilenmemizin neden ve nasıl olduğunu anlamasına vesile olur.

Kaynakça:

Boym, S. (2009). Nostaljinin geleceği. (F. B. Aydar, Çev.). Metis Yayınları.

Freud, S. (2016). Psikopatoloji üzerine. (S. Budak, Çev.). Öteki Yayınevi. (Orijinal eserin yayın tarihi 1926).

Kierkegaard, S. (2003). Kaygı kavramı. (T. Armaner, Çev.). Türkiye İş Bankası Yayınları.

Korulsan, C. (2017). Kaygı nedir?. Suret Dergisi, Sayı: 9. İthaki Yayınları.

Lacan, J. (1994). Livre IV: La relation d’Object (1956-1957). [The seminar of Jacques Lacan, Book IV: The relation Object]. (ed. J.-A. Miller) Éditions du Seuil.

Lacan, J. (2015). Transference: The seminar of Jacques Lacan, Book VIII (1960-1961). (J.-A. Miller, Der.). (B. Fink, Çev.). Polity Press.

Lacan, J. (2016). Anxiety: The seminar of Jacques Lacan, Book X (1962-1963). (J.-A. Miller, Der.). (B. Fink, Çev.). Polity Press.

Salecl. R. (2013). Kaygı üzerine. (B. E. Aksoy, Çev.). Metis Yayınları.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Son yazılar

Orestes ve Oidipus

Andre Green International Review of Psycho-Analysis 2:355-364 (1975)

“Masumiyetin Son Günleri” Romanı Üzerine Psikanalitik Bir Bakış: Var Olmanın Yolu Yıkım Mı?

Yalnızlık alıp karşına kendini,öteki kendilerinle konuşmaktır.Bakışmaktır, öteki kendilerinle;dövüşmektir.Kimi zaman da, öldürmektirİçlerinden sana en çok benzeyeni,benzemiyor diye.Yalnızlık...

Yetki, Beden, İrade, Sistem, Arzu, Arıza ve Koronavirüs

Marx ve Engels'in Komünist Parti Manifestosu'nda (1848) dile getirdiği enternasyonal komünist ideal, şu sözlerle özetlenir: “Dünyanın işçileri...

Lacan Soruyor: “Yorumun Yeri Nedir?”

Lacan, Ecrits içinde bulunan Tedavinin Yönü ve Gücünün İlkeleri adlı makalesinin 2. bölümünde bu soruyu sorar. Bu...

Histerik ve Obsesyonel Nevrozlarda Dürtüsellik ve Saldırganlık

Nevroz kuramına göre cinsel olgunluğun henüz tamamlanmadığı, pregenital dönem içinde meydana gelen erken uyarılmaların bastırılması sonucunda nevrotik...

Aşk

Biz insanlar, varlığımızı sürdürmek için bir diğerine ihtiyaç duyarız. Ötekiyle kurduğumuz ilişkilerde doğar, büyür ve gelişiriz. Birbirimizle...

Otizme Bela Grunberger’in Narsisizm Görüşleri Çerçevesinde Bir Bakış

Otizm, başlangıç olarak Leo Karner tarafından 1943 yılında “Erken Çocukluk Otizmi” olarak tanımlanmıştır. Mahler’e göre doğum gerçekleştiğinde...

“Ne Seninle Ne Sensiz” Romantik İlişkilerde Bağımlılık

Bağımlılık denildiğinde akıllara yalnızca “maddelere olan bağımlılık” gelmektedir; fakat bağımlılık kavramı yalnızca “madde” ile sınırlı değildir.  İnsan,...