Salı, Eylül 15, 2020

Sınır İşleyişte Kendini Yaralama Davranışının Sakinleştirme İşlevi

-

Sınır işleyiş söz konusu olduğunda, -ne yazık ki zaman zaman ruh sağlığı uzmanları tarafından dahi- intihar ve kendini yaralama girişimleri “manipülatif” ya da “dikkat çekmeye yönelik” davranışlar olarak ifade edilmektedir (Suyemoto, 1998; Linehan, 2015). Bu noktada, manipülasyonu tanımlamak yararlı olabilir: “Manipülasyon, terimin yaygın anlamında, kendi iktidarını yerleştirme yönündeki az çok bilinçli bir hedefe yönelik olarak çiftler arasında – hatta her grubun içinde- uygulanan küçük entrikaları kapsar.” (Couderc ve Morelli, 2010). Öyleyse bu ifade, sınır kişiliklerin bu davranışları kendi iktidarları doğrultusunda çevrelerindekileri yönlendirmeye yönelik olarak sergilediklerini ifade etmektedir. Bu oldukça etiketleyici bir ifadedir. Ayrıca kendini yaralama davranışının birçok işlevi bulunmakta ve sınır işleyişe sahip kişilere yardımcı olmanın da bu işlevleri anlamak dışında bir yolu bulunmamaktadır. Sınır işleyiş için kendini yaralama davranışının ifade edilemeyeni ifade etmek, gerçek bir intiharın yerine sembolik bir intiharı koyarak hayatta kalmak, duygu regülasyonunu sağlama yoluyla kişiyi sakinleştirmek, kendisi ve öteki arasındaki sınırı çizmek, disosiyasyonun yarattığı etkileri sonlandırmak ya da azaltmak vb. işlevleri bulunmaktadır. Bu yazı, bu işlevlerden yalnızca birini anlamaya yönelik bir girişimdir. Sınır işleyişte görülen kendini yaralama davranışının “sakinleştirme” işlevi, nesne ilişkileri kuramıyla bağlantılandırılarak açıklanacaktır.

Kendini yaralama davranışı, sınır kişilik örgütlenmesi başta olmak üzere birçok vaka grubunda görülebilmektedir. Bu yaralamalar, psikotik düzeyde kişinin gözlerine ve genital bölgeye direkt ve şiddetli hasarlar vermesi ya da kendini bıçaklama vb. şekillerde olabildiği gibi; daha hafif şiddette, kişinin kendine vurması, kollarını kesmesi ya da sigara ile yakması şeklinde görülebilir. Kendini yaralama davranışının en yaygın görüntüsü, sınır işleyişe sahip kişilerde kolları kesme şeklinde olandır. Kendini yaralama, intihara yönelik olabileceği gibi bu amacı taşımayabilir de (Suyemoto, 1998). “Kendini yaralayan kişiler, kendi kanlarını görmenin kendilerini canlı ve gerçek hissettirdiğini, var olmama veya duyumlarına yabancılaşma hissinin yaşattığı ıstırabın herhangi geçici bir fiziksel rahatsızlıktan çok daha kötü olduğunu söyleyeceklerdir” (McWilliams, 1994).

Öfke, kaygı, korku, boşluk duyguları hesaba katıldığında yaşam zaman zaman sınır kişilikler için dayanılmaz olabilmektedir. Hissettikleri duyguların yoğunluğu ve bu duyguları karşılamaktaki ego kapasitelerinin zayıflığı düşünüldüğünde bu duygularla başa çıkmakta zorlandıkları söylenebilir. Kendini yaralamak bir sakinleşme girişimidir. Sınır kişilik, anlık bir sakinleşme sağlayarak kontrolü bedeni üzerinden ele alır ve kendini yatıştırır. Sınır kişilikteki ego kapasitesinin zayıflığı, yaşanan travmaların şiddeti, terk edilme kaygısı ve yoğun dürtüsellik baz alındığında kişi aslında kendi repertuvarı çerçevesinde bildiği en işlevsel yola yönelmektedir (Linehan, 2015).

Sigmund Freud’a göre, her sakinlik uyandıran duygu, doyum getirmemektedir (Fain, 1971; akt. İkiz, 2005). Burada kişi yalnızca sakinleşmeye çalışmaktadır. Kendisini sakinleştirebilecek bir anneye, dolayısıyla bir dış nesne tasarımına sahip olmadığı için kendi kendini rahatlatmaya çalışmaktadır. Burada kişi yaşadığı kaygıya ancak bu şekilde dayanabilmektedir, dolayısıyla doyum ön planda değildir. Kişi, yaşadığı dayanılmaz duyguları bir şekilde karşılayabilmek için savunmaları devreye sokar ve kendini sakinleştirebilme yöntemlerine başvurur (İkiz, 2005).

Bu sakinleştirici işlevi anlayabilmek için öncelikle Winnicott’ın geçiş nesneleri kavramına bir göz atmak yararlı olacaktır. Winnicott, oral erotizmden gerçek nesne ilişkilerine geçiş sürecinde bir ara bölge tarifler. Burada bebek, annenin yarattığı yanılsama alanından bir geçiş nesnesi aracılığıyla çıkar, yani geçiş nesnesi annesel işlevlerin yerini alır (Winnicott, 1953). Bu geçiş nesnesi, bebeğin sakinleşebilmesini, kolayca uykuya dalmasını, ayrılık anksiyetesi ile başa çıkabilmesini sağladığı gibi aynı zamanda bebeğin dış dünyayı keşfetmesi anlamında bir ilk basamak olur. Geçiş nesnesi; bebeğin parmakları, bir oyuncak, bir bez parçası olabildiği gibi aynı zamanda sesler, notalar ve ninniler de olabilir. Hatta Winnicott, geçiş nesnesinin bizzat annenin kendisi olabileceğini de belirtmiştir (Winnicott, 2005). Ancak bu geçiş nesnesi, Winnicott’a göre yalnızca yeterince iyi annenin varlığında mümkün olabilmektedir. Bir anlamda, bebeğin dış dünyadaki annenin içsel tasarımının bu geçişe izin veren bir iyi nesne olması gerekir. Dışarıdaki nesne yeterince iyi olmazsa içsel nesnenin de anlamını yitireceğini ve bebeğin bir geçiş nesnesi aracılığıyla dünyayla ilişki kurmakta zorlanacağını söyleyebiliriz (Klein, 1934; akt. Winnicott, 2005). “Bebeğin yalnızca fiziksel değil, ruhsal gereksinimleri de vardır. Bu ruhsal gereksinimlere çevre tarafından verilen yanıtın yetersizliği, ben ile ben olmayanın ayrıştırılmasında bozukluklara yol açar.” (Winnicott, 1962; akt. Anzieu, 2005).

Sınır işleyişte, annenin sembolik ya da fiziki yokluğu sık rastlanan bir durumdur (Graff ve Mallin, 1969). Sınır işleyişin çocukluğuna baktığımızda, yeterince iyi annenin olmadığını görüyoruz. İyi ve kötü nesne tasarımları birleşmediği için bu geçiş alanı tahsis edilemez. Klein’a göre olumlu bir gelişmenin temellerinin atılması, dışarıdaki iyi nesnenin içe yansıtılmasıyla mümkün olabilir. Böylece iyi/kötü meme içeriye yansıtılır. Başlangıçta annenin içinde olan çocuk şimdi anneyi kendi içinde taşımaktadır (Klein, 1998).

Easther Bick’in 1968’de yayımladığı “Erken Nesne İlişkilerinde Deri Deneyimi” makalesine göre bebek, bir kapsayan olarak anneye ihtiyaç duymaktadır. Bebek, kendilik parçalarını birleştirebilmek için bedenini saran ve sınırları oluşturan bir deriye ihtiyaç duyar (Bick, 1968; akt. Zabcı, 2012).

Kafka, “Bir Geçiş Nesnesi Olarak Beden” adlı makalesinde, sınır işleyişe sahip kişilerin kendi bedenlerini bir geçiş nesnesi olarak kullandıklarından söz eder. Kişi, terk edilmeden ya da olası bir terk edilmeden duyduğu yoğun kaygıyı tolere edememekte ve bir geçiş nesnesi olarak kendi bedenini kullanmaktadır. Sınır işleyişe sahip kişiler, sıklıkla bu kolları kesme deneyiminin ve deri üzerinde gezinen sıcak kanın kaygıyı azalttığını belirtirler. Akan kan burada, annenin içselleştirilmiş temsili ile bir buluşmadır (Kafka, 1969).

Anzieu (2005)’ya göre ise kişinin kendini yaralamaya yönelik eylemi, aslında çocuk ve annenin aynı deriye sahip olma fantazisidir. Çocuğun kopuş ve özerklik girişimleri, bu ortak deride bir yırtılmaya yol açar. Çocuk ve annenin aynı deriyi paylaştığı dönemin bir özlemi, bir yansımasıdır. Anneden ayrılma, ortak derinin koparılıp atılmasıyla gerçekleşecektir. Burada ortak deri, anne ile ilişkinin ifadesidir. Anne ya da ikamesi; burada hem deriyi yüzen, hem de yaraya pansuman yapan kişidir. Zarı yırtmış olan aynı zamanda onu onarabilecek olandır.

Sınır işleyiş söz konusu olduğunda yaralı beden, anne ile kurulan yaralı ilişkinin ifadesi hâline gelir. Duygusal yaralar, bedensel yaralar olarak ifade bulmuştur. Kişi, bedeninde anneyi aramaktadır, bunu da bir yara açarak yapabilmektedir. Anneyle ancak bir yarada buluşabilmektedir. Bedendeki yara, ruhsal yaralanmışlığın bir sembolüdür. Beden yaralıdır, çünkü ilişki yaralıdır.

Kaynakça:

Anzieu, D. (2005). Deri-Ben. (N. Demiryontan, Çev.) Metis Yayınları. (Orijinal eserin yayın tarihi: 1995)

Bick, E. (1968). The experience of the skin in early object-relations. The International Journal of Psychoanalysis, 49(2-3), 484–486.

Fain, M. (1971). Prelude a la vie fantasmatique. Revue Française de Psychanalyse, 5, 2-3.

İkiz, T. (2005). Anne- Çocuk İlişkisinde Kendini Sakinleştirme Yöntemleri. Psikanaliz Yazıları, 11, 77-88.

Graff, H., & Mallin, R. (1967). The syndrome of the wrist cutter. American Journal of Psychiatry, 124, 74–80.

Kafka, J. S. (1969). The body as transitional object: A psychoanalytic study of a self-mutilating patient. British Journal of Medical Psychology, 42, 207–213.

Klein, M. (1998). Haset ve Şükran, (O. Koçak ve Y. Erten, Çev). Metis Yayınları. (Orijinal eserin yayın tarihi: 1957)

Linehan, M. (2015). DBT Skills Training Manual. The Guilford Press.

McWilliams, N. (1994). Psikanalitik Tanı, (çev. Kalem, E., 2009). Bilgi Üniversitesi Yayınları.

Morelli, P. ve Couderc, P. (2011). İkili ilişkilerde Duygusal Manipülasyon, (I. Ergüden, Çev.)

İletişim Yayınları. (Orijinal eserin yayın tarihi: 2010)

Suyemoto, K. (1998). The Functions of Self Mutilation. Clinical Psychology Review, Vol. 18, 531– 554. 

Winnicott, D. (1953). Transitional objects and transitional phenomena. Collected Papers. Basic Books.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Son yazılar

Orestes ve Oidipus

Andre Green International Review of Psycho-Analysis 2:355-364 (1975)

“Masumiyetin Son Günleri” Romanı Üzerine Psikanalitik Bir Bakış: Var Olmanın Yolu Yıkım Mı?

Yalnızlık alıp karşına kendini,öteki kendilerinle konuşmaktır.Bakışmaktır, öteki kendilerinle;dövüşmektir.Kimi zaman da, öldürmektirİçlerinden sana en çok benzeyeni,benzemiyor diye.Yalnızlık...

Yetki, Beden, İrade, Sistem, Arzu, Arıza ve Koronavirüs

Marx ve Engels'in Komünist Parti Manifestosu'nda (1848) dile getirdiği enternasyonal komünist ideal, şu sözlerle özetlenir: “Dünyanın işçileri...

Lacan Soruyor: “Yorumun Yeri Nedir?”

Lacan, Ecrits içinde bulunan Tedavinin Yönü ve Gücünün İlkeleri adlı makalesinin 2. bölümünde bu soruyu sorar. Bu...

Histerik ve Obsesyonel Nevrozlarda Dürtüsellik ve Saldırganlık

Nevroz kuramına göre cinsel olgunluğun henüz tamamlanmadığı, pregenital dönem içinde meydana gelen erken uyarılmaların bastırılması sonucunda nevrotik...

Aşk

Biz insanlar, varlığımızı sürdürmek için bir diğerine ihtiyaç duyarız. Ötekiyle kurduğumuz ilişkilerde doğar, büyür ve gelişiriz. Birbirimizle...

Otizme Bela Grunberger’in Narsisizm Görüşleri Çerçevesinde Bir Bakış

Otizm, başlangıç olarak Leo Karner tarafından 1943 yılında “Erken Çocukluk Otizmi” olarak tanımlanmıştır. Mahler’e göre doğum gerçekleştiğinde...

“Ne Seninle Ne Sensiz” Romantik İlişkilerde Bağımlılık

Bağımlılık denildiğinde akıllara yalnızca “maddelere olan bağımlılık” gelmektedir; fakat bağımlılık kavramı yalnızca “madde” ile sınırlı değildir.  İnsan,...