Pazartesi, Kasım 9, 2020

Toplumsaldan Kişisele Hikayeler: Gerçeğin Algısı ve Ruhsallıkla Dönüşümü

-

Gerçekliğin Algısı ve Ruhsallıkla Dönüşümü

İnsan zihni her daim çalışma hâlinde. Bir yanda duyu organları vasıtasıyla algıladığı dış dünyanın bilgisi; diğer yanda iç dünyanın arzuları, düşlemleri, çatışmaları ile meşgul. İçeriden ve dışarıdan gelen bu uyaranlar; kendimize ve dünyaya ilişkin algılarımızı, duygularımızı, düşüncelerimizi ve eylemlerimizi şekillendirip bir gerçeklik hissi yaratıyor. Bu iç ve dış gerçekliklerin kombinasyonu olan yaşantılar, öznel bir “şu an” içerisinde deneyimlenip öznel bir “geçmiş” hâline geliyorlar. Bu durumda kendimizle ve yaşamla ilgili bildiklerimiz, anılarımız, geçmişimiz, yaşam hikâyelerimiz hakikati yansıtır mı, yoksa bunlar bizim kurgularımız mıdır? Felsefe ve bilim uzun yıllardır bu soruyla haşır neşir. Nesnelliğin erişilebilir olduğu da düşünüldü, her şeyin kurgu olduğu da. Bu yazıyı; kendimize ve yaşama dair bildiklerimizin, zihnin kurgu süzgecinden geçtiğini kabul eden bir taraftan yazacağım.  Arayıp bulacağımız bir “hakikat” olmadığından, yola çıkıp hakikatin olmadığı bir yaşamda kendi hikâyemizi yaratma ihtiyacımız ile ilgili düşüneceğim.

İnsan, dünyadaki varlığını fark ettiğinden bu yana kendine ve yaşama dair bir anlam keşfetmeye çalışıyor. Zorlu, anlaşılmaz bir dünyada, varoluşuna ve eylemlerine dayanak bulma ihtiyacıyla masallar, destanlar, mitler, inançlar, felsefe ve bilim yoluyla hikâyeler yaratıyor. Dünyayı yurt edinmiş insanın yerleşme çabasının ürünleri olarak hikâyeler, insanın ruhsallığından dünyaya yansıyor. Bu yansıtmaların alıcısı hâline gelen yaşam, onlarla özdeşleşerek onlara karşılık veriyor. Ruhsallığımız hikâyelerimizi, hikâyelerimiz ruhsallığımızı dönüştürerek boşlukları dolduruyor sanki. Dünyayı algılayan ve yaşayan olarak toplumların ihtiyaçları, korkuları, ilişki biçimleri değiştikçe bu hikâyeler de değişiklik gösteriyor. Örneğin, evrenin ve insanın ortaya çıkışına dair mitler kültürel farklılıklar gösteriyor. Ancak, verili hakikatler gibi kabul ediliyorlar üretenleri tarafından. Böylece toplumsal kimliğin bütünlüğünü, sürekliliğini sağlıyor, yaşama rehberlik etme işlevlerini sürdürüyorlar. Oysa aynı olguyu ele alan onlarca hikâye, çağlar boyu farklı karakterler, semboller, ilişkiler ve çatışmalarla anlatılıp aktarılıyor. Dolayısıyla insanlığın geçmişine dair bilgi, ona hangi zamanda, coğrafyada veya hangi ihtiyaç içerisinde baktığımıza bağlı olarak farklılık gösteriyor. Geçmiş; olduğu yerde durmuyor, değişiyor. Hakikat, durağan bir hâlde bizi beklemiyor, bizim tarafımızdan yaratılıyor. Böyle düşününce “Her şey hikâye.” (Saydam ve Kızıltan, 2018) diyesi geliyor insanın gerçekten de.

Toplumların kurguları, hikâyeleri olduğu gibi bireylerin de kişisel hikâyeleri var. Psikanaliz en başından beri bu yaşam hikâyeleriyle ilgilendi. Klasik psikanaliz, insanların geçmiş yaşantıları ile şimdiki sorunları arasında doğrudan ve nedensel bir bağlantı kuruyordu. Bu yaklaşım; anıların, geçmişte yaşanmış gerçek bir olayın kopyası olduğu görüşüne dayanıyordu. Ancak zamanla gerçek geçmişin basitçe ortaya çıkarılamayacağı, geçmişin geçip gitmediği, şu anın içindeki varlığı fark edildi. Psikoterapide aktarımın tanımlanması da buna işaret eder. Aktarım; geçmişin hikâyesinin, duygusal çatışmalarının, ilişki biçimlerinin şimdiki zamandaki karakterlerle yeniden deneyimlenmesini sağlar. Geçmiş, psikoterapide terapistle günlük yaşamda da ilişki kurulan figürlerle yeniden sahnelenir. Peki, geçmiş şu anın içindeyse şu anın değişimi geçmişi de etkiler mi? Bellek ile ilgili araştırmalar bu sorunun cevabının “Evet.” olduğunu gösteriyor. Hatırlama anındaki kendilik algımız, duygusal durumlarımız, niyetlerimiz, ihtiyaçlarımız geçmişten hangi anıları hatırlayacağımızı da bu anıları nasıl kurgulayacağımızı da etkiliyor (Brewer, 1986). Bilişsel psikolojiden gelen bu bilgileri psikanalitik bir bakışla yorumlarsak geçmişle ilgili hikâye anlatılarımızın içselleştirilmiş nesne ilişkilerini, fantezileri, anıları ve şu anı içinde barındıran canlı, dinamik bir yapısı olduğunu söyleyebiliriz.

Kişisel hikâyelerimizin temeli; hafıza gelişiminden, hatırladığımız deneyimlerin öncesinden atılır. Önce annesinin zihnine, sonra rahmine, ardından da onun kucağına yerleşen bebeğin kendi ruhsal dünyasını kurma sürecinde kişisel hikâyeleri kurgulanmaya başlamıştır. Anneyle (bakım verenle) bir olan bebek, önce annenin zihinsel mekânındadır, tüm ihtiyaçları karşılanır, tümgüçlüdür. Ancak zamanla ayrılık hissedilir, anneyle kendisi arasındaki alanda yokluğu deneyimler. Winnicott’ın (1965), “geçiş nesnesi” dediği şey, bebeğin bu yoklukta oluşturduğu, kendine ait ilk kurgusudur. Geçiş nesnesi, iç ve dış gerçeklik arasında ilişki kurabilme, simgeleştirebilme kapasitesi ile ilgilidir. Bu; bir emzik, battaniye, oyun ya da bir ezgi olabilir. Sonra annenin, bakım verenlerin imgeleri, gerçekliğin içsel temsilleri oluşur ruhsal dünyada. Gerçekle ilişkili ama gerçeğin aynısı değil. Çocuk, annenin yüzünde kendini fark eder. Anne ona nasıl bakıyorsa o da öyledir. Bir aynadır annenin yüzü. Ama bazen annenin kendi meseleleri o kadar çoktur ki yüzü bulanıklaşır, bebek kendini göremez olur. Anneye bakar, ona uyumlanmaya çalışır. Gördüğü kendisinin değil annenin gerçeğidir. Yaşamın ilk yıllarındaki bu deneyimler, ruhsal dünyada “ben” ve “öteki” temsillerini oluşturur ve hikâyenin karakterleri yavaş yavaş belirginleşmeye başlar. İlişkiler hikâyelerin, hikâyeler kişiliğin temellerini atar; kişilik de yeni kurgular, hikâyeler yaratır.

Brooks (1994), kişisel hikâyeler yaratma itkimizin, beden ve zaman içindeki varlığımızın insani gerçekleriyle baş etmeye yönelik işlevi olduğunu söyler. Bu anlamda kişisel hikâyelerimiz; benliğimizi kapsayarak onu tek parça hâlinde, tutarlı bir bütün gibi deneyimlememize, böylece şu anı anlamlandırma ve geleceğin öngörülemezliğine tahammül etme becerimize kaynak sağlıyor diyebiliriz. May (2016), kişisel yaşam hikâyelerimizi “mit” olarak adlandırdığı kitabında mitlerin yaşamımızdaki işlevine değinir ve onların “Ben kimim?” sorusunu yanıtlayarak kimlik anlayışı sağladığını, toplumsallık bilinci verdiğini, ahlaki değerlerimizi desteklediğini, yaradılışın gizemiyle baş etmemize yardımcı olduğunu belirtir. Bu önemli işlevler nedeniyle sıkı sıkı sarılırız bazen kişisel hikâyelerimize. Ancak, hafıza yanılmaz, geçmiş de yaşantıların kopyası değildir. İnsan; tam da bu yanılmazlığın ve tümgüçlülüğün kesinliğinden uzaklaşıp, ruhsal gerçekliğini merak ederek, onu irdeleyerek  yaklaştığında kendini yeniden yaratır.

Psikanalitik terapi sırasında kişisel hikâyedeki boşluklar, çelişkiler, bellekteki hatalar görünür olur. Bilinçdışının zaman ve mekân üstü anlayışı kişisel hikâyenin içine yerleşmiştir. Terapi süresince hikâyeler; bilinç ve bilinçdışı arasında köprü işlevi görür. Terapist ve hastanın ilişkisi geçmişin yeniden sahnelenmesi ve gözden geçirilmesi için yeni bir anlayış sağlar. Yaşam hikâyeleri katman katman yeni metaforlara gebedir. En acılı olanları da en coşkuluları da tek tek söze gelir. Kişi, kendi hikâyesinin karanlık taraflarıyla da aydınlık taraflarıyla da hemhâl olur. Dünyayla ve kendisiyle ilişkisinde yeni ve yaratıcı biçimler keşfeder, gelecek için yeni kapılar açar.

Geçmişe dair düşünmek ve yaşam hikâyemizle yeni ilişkiler kurabilmek sadece terapi ile ilişkili bir şey de değildir. Günlük yaşam; çeşitli şekillerde hikâyemizde boşluklar, çelişkiler yaratır. Bazen bir açmaz, kişisel hikâyeye uymayan yaşantılar, yeni deneyimler, travmalar, kayıplar, aşk, bir doğum, yeni bir iş, geçmişin hikâyesinin zeminini kaydırıverir. İşte o zaman benlik şu anla el ele verir, kurgusunu gözden geçirir. Yeniden inşa eder hikâyesini ve tüm gerçekliğiyle deneyimlediğimiz hayat, kurgu tarafını sezdirdiğinde “Hayatımı yazsam roman olur.” ya da “Tüm yaşamım bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti.” dedirtir belki.

Kaynakça:

Brewer, W. F. (1986). What is an autobiographical memory? (D. C. Rubin, Dü.). Cambridge University Press.

Brooks, P. (1994). Psikanaliz ve Hikaye Anlatıcılığı. Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi.

May, R. (2016). Psikoterapist ve Mitlere Yolculuk.  Okuyan Us Yayınları.

Saydam, M. B., ve Kızıltan, H. (2018). Psikomitoloji: İnsanı Öykülerinde Aramak. İthaki Yayınları.

Winnicott, D. W. (1965). The Maturational Processes and the Facilitating Environment. International Universities Press.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Son yazılar

Orestes ve Oidipus

Andre Green International Review of Psycho-Analysis 2:355-364 (1975)

“Masumiyetin Son Günleri” Romanı Üzerine Psikanalitik Bir Bakış: Var Olmanın Yolu Yıkım Mı?

Yalnızlık alıp karşına kendini,öteki kendilerinle konuşmaktır.Bakışmaktır, öteki kendilerinle;dövüşmektir.Kimi zaman da, öldürmektirİçlerinden sana en çok benzeyeni,benzemiyor diye.Yalnızlık...

Yetki, Beden, İrade, Sistem, Arzu, Arıza ve Koronavirüs

Marx ve Engels'in Komünist Parti Manifestosu'nda (1848) dile getirdiği enternasyonal komünist ideal, şu sözlerle özetlenir: “Dünyanın işçileri...

Lacan Soruyor: “Yorumun Yeri Nedir?”

Lacan, Ecrits içinde bulunan Tedavinin Yönü ve Gücünün İlkeleri adlı makalesinin 2. bölümünde bu soruyu sorar. Bu...

Histerik ve Obsesyonel Nevrozlarda Dürtüsellik ve Saldırganlık

Nevroz kuramına göre cinsel olgunluğun henüz tamamlanmadığı, pregenital dönem içinde meydana gelen erken uyarılmaların bastırılması sonucunda nevrotik...

Aşk

Biz insanlar, varlığımızı sürdürmek için bir diğerine ihtiyaç duyarız. Ötekiyle kurduğumuz ilişkilerde doğar, büyür ve gelişiriz. Birbirimizle...

Otizme Bela Grunberger’in Narsisizm Görüşleri Çerçevesinde Bir Bakış

Otizm, başlangıç olarak Leo Karner tarafından 1943 yılında “Erken Çocukluk Otizmi” olarak tanımlanmıştır. Mahler’e göre doğum gerçekleştiğinde...

“Ne Seninle Ne Sensiz” Romantik İlişkilerde Bağımlılık

Bağımlılık denildiğinde akıllara yalnızca “maddelere olan bağımlılık” gelmektedir; fakat bağımlılık kavramı yalnızca “madde” ile sınırlı değildir.  İnsan,...